30.05.2009

Ege’de yorgun ve yalnız bir dalgaydım

“Öyleyse bir konuda anlaşalım” dedi. “Bavulun benim için yük değil. Fırsat buldukça çekiştirmeye bir son ver, olur mu?”
“Olmaz”
dedim. “Yükümü, bavulumu kendim taşırsam daha rahat ederim.”
“Her konuda bu kadar kararlı mısındır?”
“Çoğu zaman.”

Derin bir nefes aldı. “Senin için hayat hayli zor olmalı” dedi.

Haklıydı. Benim için hayat hiçbir zaman kolay olmamıştı ve bu saatten sonra kolaylaşmasını beklemek gibi bir derdim yoktu.


Balıkçı barakalarını işaret etti. “Burada alıştığın tarzda pansiyon bulmakta zorlanabilirsin. Köylülerin evleri iki-üç katlı ve yaz aylarında katları kiraya veriyorlar.”
“Ev sessiz ve denize yakın bir yerdeyse olabilir.”

Bir şey söylemedi.

Barakaların önüne ağlar serilmişti. Güneşte kurumuş ağlardan keskin bir koku yükseliyordu. Biraz yosun, biraz tuz kokuyordu hava. Küçük sinekler havalanıyor, yüzüme koluma yapışıyordu. Sineklerden kurtulmaya çalışırken ayağım ağlardan birine takıldı. Düşüyordum ki… Elimden tuttu.

Unutmuşum, düşmek üzereyken bir elin uzanmasını…

“Dikkat et” dedi. Bir şey söylemem, en azından teşekkür etmem gerekirdi.

Yapamadım.


Midye kabuklarını ezerek kumsalda yürümeye başladık. Güneş tepeye doğru yükselmeye başlamıştı. Ayakkabımın içine kum taneleri doldu, doldukça yürümem güçleşti.
“Daha çok var mı?” diye sordum.
“Yoruldun mu?”
“Yorulmak değil de ayakkabılarla rahat yürüyemiyorum” diye cevapladım.
“Çıkar ayakkabılarını…” dedikten sonra durdu ve bekledi. Ayakkabılarımın bağcıklarını çözdüm, kum yakıcıydı. Ayağımı basar basmaz hissettiğim sıcaklıkla zıpladım ve denize koştum. Güldü. Katıla katıla güldü. Gülerken sordu:
“Senin burada işin ne? Her şey dahil otellerden birine gitsen daha rahat etmez miydin?”

Uykusuz, yorgun ve tanımadığım bir köyde yalnızdım. Başımı sokacak bir çatım olmamakla birlikte İstanbul’a geri dönüş biletim de yoktu. Üstelik her hareketime şaşıran biri karşımda gülüp duruyordu. Dalgaların serinliğini hissedince rahatladım. Sonra yengeçleri gördüm ve karşımdakinin sinir bozucu gülmelerini unutuverdim. Şeytanminareleri ile oradan oraya gezinip duruyorlardı.

Yengeçleri izlemeyi çok özlemişim.

“Şu iskele var ya… Koyun en sakin yeridir. Oraya bırakacağım seni” dedi.

Ahşap, eğri büğrü iskelenin uzandığı deniz daha çok bir gölü andırıyordu. Suyun dibindeki taşlar, kumda iz bırakan balıklar açık seçik ortadaydı. Büyülendim.
“Harika bir yer” diye bağırdım. “Burada bir ömür yaşabilirim!”

Bu defaki gülümsemesi belli belirsizdi.

İskelenin arkasındaki iki katlı eve doğru yürüdü. Gülkurusu boyalı, pencerelerinin önü kırmızı sardunyalarla dolu küçücük bir evdi. Sardunya ve pembeli beyazlı güllerle çevrilmiş küçük bir bahçesi vardı. Evin eski kapısını çaldı. Biraz sonra yaşlı bir yüz göründü. Yaşlı adam mevsime göre kalın giysiler giymişti. Üşüyor olmalıydı. Coşkulu sesler yükseldi. Konuşmalarının bitmesini beklerken kaya balıklarını saymaya çalıştım. Çoktu, sayamadım. İşaret edince, yanlarına gittim. Nedense sabah sabah kapısını çaldığımız yaşlı adamdan çekindim.
Ancak “Merhaba” diyebildim. Sıcakkanlı biriydi.
“Hoş geldin kızım. Hatice Teyzen bu hafta temizleyiverdiydi yatağı döşeği. İçine doğmuş geleceğiniz…” diyerek içeri gitti. Büyükçe demir bir anahtarla geri döndü. Anahtarı ona verdi, o da bana uzattı. Küçücük evi, çiçekli bahçeyi o kadar sevmiştim ki anahtarı geri isterler korkusuyla sıkıca tuttum avuç içimde.

Evin ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. Odanın içi beyaz sabun kokuyordu. En sevdiğim mutlu koku… Anneannemin sandık kokusu.

Odada ahşap bir masa, dört ahşap sandalyeden başka eskice bir gardırop duruyordu. Mutfak kutu kadardı.
“Sıcak su var mı?” diye sordum yaşlı adama.
“Güneş ısıtmalı bizim evler” diye cevapladı. O ise kapının girişinde bekliyordu.
“İhsan Amca, misafirimiz buranın yabancısı. Hatice Teyze ile sana emanet” dedikten sonra…

Gidiyor muydu?

Ardından yetiştim. Henüz bahçeden çıkmamıştı. Pembeli beyazlı güllerin arasındaydı. Gülümsedim. Kurumuş güllerden birini kopardı, attı.
“Çok teşekkür ederim” dedim.
“Burada rahat edersin” dedi.
“Rahat edeceğime eminim.”
“Hadi hoşça kal”.


“Nereye gideceksin?” diye sormak isterdim. İsterdim ama bugüne dek giden kimseye “Nereye?” sorusunu sormamış, soramamıştım.

“İnci” dedim arkasından. “Adım İnci.” Durdu.
“Mehmet” dedikten sonra… Ezilen midye kabuklarının çıtırtısını duydum. Ahşap iskelenin ayağına bir dalga dolaştı. Ege’de yorgun ve yalnız bir dalga… Kendi kadar yorgun ahşap iskeleyi bırakmak istemediğini hissettim. Koparıp attığı kurumuş gülü aldım. Toprağın ıslaklığı ile nemlenmişti.

Oldum olası kitaplarımın arasında çiçekler kuruturdum.

6 yorum:

Adsız dedi ki...

masalın sonu mu?
yine yalnız kaldın.

günlükcüğün dedi ki...

daha bu sabah yolda başladım yeni bir öykü kitabına; kevser ruhi - kehribar kadınlar.

anlatıcımızın teyzesi, asya gelin der ki:
- bahtın açık senin yavrum. bu damat kadir kıymet bileceğe benziyor. seni üzmeyecek... içimdeki ses diyor bunu, yabana atma. adı mehmet olan kahır çektirmez, öyle bilirim ben.

geveze baykuş dedi ki...

ben de buradayım artık :)
günlükcüğün

Dolphinblue dedi ki...

inci ve mehmet şeklinde kalmasın noluuur! devamıda gelsin bu kısa öykünün :)

bölünmüş dedi ki...

İsterdim ama bugüne dek giden kimseye “Nereye?” sorusunu sormamış, soramamıştım.

Ben de? Aslında sormuştum? Nereye? Neden? ve daha bir sürü şey ama sadece kendi kendime..

Journey to Orient dedi ki...

günaydın ıhlamur,
nefes aldım derince, gelince bloguna...

kağıtlara boğulmuş durumda mısın? herşey yolunda mı? sonuçlar iyi mi? ege'ye kaçış ne zaman?

yakın olsun.