BEYAZ MASALLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEYAZ MASALLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.07.2010

Hep biraz korkudur, aşk

Aklından ilk geçen “Çok erken” oldu, yağmur kadının. N.’nin kollarından kopardı kendini. Caddenin tüm kalabalığı yüzünü onlardan tarafa dönmüştü sanki. Donuk bakışlar üzerlerinde…

Yaz akşamlarında ateşböcekleri yanar söner. Yazın en sıcak gecesinde buldu ansızın kendini. Yağmur durdu, şehir durdu. Kalabalık kaldı sadece, iki kişiyi izlemeyi sürdürdü gözler. Yazın kavurucu sıcağını kanatlarına yüklemiş ateşböcekleri yüzüne çarptı yağmur kadının. Küçük küçük, ateş ateş…

Kollarından kopar kopmaz, N. ardında kalır kalmaz derin bir soluk! “Birdenbire… Nasıl oldu?”
Adımlarını hızlandırdı, sorgulamaları başladı. “Nasıl fark edemedim buna varabileceğini? Ya da yanlış anlattım kendimi, cesaret verdim”. Caddenin sonuna doğru, meydana yaklaştığında ancak ardına bakabildi. O da göz ucuyla… Seçemedi N.’yi. Sabaha karşı, hâlâ kalabalık bu şehir!

Bıraktığı yerde kalmıştı belli ki… Yok, olamaz. Kimse bırakıldığı yerde kalmaz.

Müşteri bekleyen taksiler otelin önünde uzanan geniş caddeye dizilmişti. Arkadaşları ile orada buluşurlardı dönüş yolunda. Herkes kopuk kopuk yürüdüğünde, o noktada tamamlanırlardı. Yine oradaydılar. Yüreğinde anlık ferahlık… Kısacık bir düştü yaşadıkları, gün doğduğunda hatırlanmayacak. Kimseye bahsedilmeyecek. Yağmurla birlikte yıkanıp gidecek.

Bir güç adımlarını durdurdu önce. Sonra yüzünü, bırakıp gittiği yöne doğru çevirdi. N.’ydi karşısındaki…
“Senden özür dilemeyeceğim” dedi N. “Sen düşünebilirsin ama…”
Beklemiyordu peşinden gelmesini, söylemesini, sormasını…
“Senden mi özür dileyeceğim?”
Gözlerindeki bulutları gizleyerek, “Aşktan…” dedi N. “Kaçtığın, orada öylece bırakıp gittiğin için aşktan özür dilemeyi düşünebilirsin belki”.

13.07.2010

Bir masalın ilk cümlesi…

Gecenin açmazlarına rağmen gün doğmasın istedi, hiç sabah olmasın. Bir yabancının yanında zaman su gibi avuçlarına dolarken avuçları küçüldü; gece kısaldı, uzadı... Bir tayın titrek heyecanı kapladı ruhundaki eprimişliği. Acemi bir telaş, yüreğini sardı saracak korkuyla beraber. Zaman su gibi avuçlarına dolarken sabah olmasın istedi; bir yabancının yanında, belki de uzağında...

Masaların çoğu boşalmıştı. Onların masada ise koyu bir sohbet sürüyordu. Saat gecenin üçü... Gözleri N. ile her karşılaştığında yüreğinde çarpışmalar yaşadı. Onun gözlerinde de… Şimşekler çakıyordu sanki. “Şaraptan” diye susturmaya çalıştı hissettiklerini. “Aşık olunmayacak kadın yoktur. Az votka, az şarap vardır. Öyle der, erkekler! N. de onlardan biri…”

N.’nin çoğalan ilgisi, sözleri günün ilk ışıkları ile birlikte solacak. Ertesi gün kaldığı yerden değil, alışıldığı yerden devam edecek. Büyük yalnızlıklarla…

Yağmur iyiden iyiye hızlanmış. Tesadüf mü bu? Hep güzde, hep yağmurda kesişmesi sevda yollarının? Peki, yolların nefes kesen yokuşlara dönüşmesi sonrasında?..

Nasıl olduysa… İki kişi en arkada kalmışlar. Sonraları fark etti, arkadaşları ile aralarındaki mesafe açıldıkça açılmış. N. durdu bir an, süzülen yağmur damlalarını tutmak, düşmelerine engel olmak istermişçesine elleri yağmur kadının saçlarında dolaştı. “Benimle gelsen…” dedi. Yağmur kadının gözleri N.’nin esmerliğinde…
“Nereye?”
“Gideceğim yere,”
İçindeki telaş azalmaya, korku ise çoğalmaya başladı. Son sözlerle cesaretsizlik kuşattı benliğini.
“Şimdi seni öpeceğim ve biz, birlikte bir masalı başlatacağız” dedi N.
İlerleyen arkadaşları kalabalığın içinde erimişti bile. Seçemiyordu artık onları. Kalabalığın yabancılığı içinde, N. herkesten daha tanıdıktı. Bir yabancının uzağında, belki de yakınında…

Caddedeki kalabalık akarken, yağmur yağarken. N. yağmur kadının yüzüne bir masalın ilk cümlesini yazdı.

9.07.2010

İmkânsızlıkla aynı yere yağdı, yağmur...

Gölgenin saçları hâlâ ıslak, bir ayağı yağmurlu sokakta… Çakmağa uzandı; diğer elinde sigara paketi… Sigara içmek için çıktı.
Ardından “Çok iyi çocuktur” dedi karışık adam. Alkol duvarına yaslanmış kız arkadaşı anlaşılır-anlaşılmaz konuştu:
“Çok yetenekli ama…” Çarpık bir gülümseyişle “Her şeyi bitirdi, bıraktı gitti…”
“Nereye?”
diye sormak istedi yağmur damlalarını izleyen kadın.

Damlalarda kendini bulurdu. Yağmurlu bir günde doğmuş, ilk kez yağmurlu günde aşık olmuştu. Yağmur gibiydi sözleri, belki kaderinden. Yağar yağar, dururdu.

Belki gözlerini okudular.
“Delinin teki işte! Bir dağ başına yerleşti” dedi karışık adam. Sonra birbirlerine döndüler, başkalarının duyamayacağı sesle konuşmaya başladılar.

Boşalan kadehini bir yenisi doldururken o kapıda belirdi. Buğday teni, kirli sakalı, kömür karası yorgun gözleri ve siyah gömleği ile… Daracık bir kot pantolon üzerinde. Elleri soğuktan kızarmış, şaraba sarıldı.
“Bir dilek ağacı nasıl olur?” diye sessizliği bozdu, telefonunun ekranından gözlerini ayıramayan kadın. “Dekorun orta yerinde bir dilek ağacı… Her gelen en samimi hâliyle dileğini söyler”.

Yağmur kadın ayaküstü samimiyetlere inanmazdı pek. Ona göre; mesafeler vardı herkes ve her şey arasında... Zamanla azalabilirdi ancak. Uzunca zamanlarla...
“Geliştirsene şunu” dedi fikri bulan, sessizce duran yağmur kadına.
“Yapamıyorum” dedi üzüntü içinde. “Yazıymış gibi düşünmeye çalışıyorum fakat olmuyor”.
Gölge, kömür karası gözleri ile yağmur kadına baktı, sordu:
“İşin ne ki senin?”
Kelimeleri yutarcasına söyledi. Çekindi sonrasında işiteceklerinden. Onun nedenlerinden, nedenlerinin kendininkilere benzemesinden korktu belki de.
“Aynı meslektenmişiz” derken çakmağı yaktı söndürdü, yaktı söndürdü. “Ben bıraktım…”
Yağmur kadın kimseye sormazdı, “Neden, niçin?” diye. Bir erkeğe asla sormazdı. Nasılsa… Sordu:
“Nasıl bıraktın, bırakabildin?”
“Hayatın geçtiğini fark ettim, bilgisayar karşısında hem de. Bir gece sabaha karşı bıraktım her şeyi…”
Yağmur kadın kendini onun yerine koymaya çalıştı. Yok, bırakıp gidemezdi kolay kolay; adresleri, isimleri, alışkanlıkları… Anılardan bile vazgeçemezdi kolaylıkla.

Şafağa yakın ve ansızın. Her şeyi bırakarak gidebilmek… İmkânsızlıkla aynı yerde duruyordu.

8.07.2010

Aşka dair tek bir kelime dahi kalmamıştı dağarcığında

Ve bir masal yazmak düşer yazıcıya… Karanlık masallara dökülecek ışık huzmelerini bulmak içindir bunca uğraş.


Tüm isteği kendi kendine kalmaktı, rahat bırakmadılar. Telefonu susmak bilmedi. Sonunda pes etti. Islak saçlarını özensizce kuruttu, dalga dalga bir deniz oldu saçları. Gecenin karanlığında aydınlık renkleri sever. Beyaz bir kazak giydi üzerine, gözlerinin üzerine ışıltılı renkler sürdü. Kapıyı üst üste kilitledi, daha güvende hisseder böyle olunca.

Hava çoktan kararmış, yağmur yağdı yağacak. Şimdi evinde olmalıydı. Hiçbir şey yapmasa, dinlenirdi en azından. Ama her zaman olduğu gibi rahat bırakmadılar işte.

“Meydana yakın bir yerde durabilirsiniz, şu ışıklarda olabilir” dedi şoföre. Işıklar ve kalabalıklar içindeki caddeyi görünce sokakta olmakla iyi ettiğini düşündü bir an. Çoğu gece olduğu gibi “İyi ki ısrar ettiler” diye aklından geçirdi. Sonra… Gecenin kalanını düşününce… Çekili perdelerin, kapalı kapıların ardında olmak yeğdi sanki. Ağırlaşan göz kapakları, ağırlaşan gece ve midesindeki o çalkantılar… Ruhuna akseden şarabi çalkantılar… Sabahlara daha güç uyanılır böyle gecelerin ardından.


Kuytu sokaktaki yağmurlu gölge
Arka sokaklarda, kalabalık mekânların arkasında kuytu bir köşedeydi arkadaşları. Geceye erken başlamış epey yol almışlardı. Bildik konularda dönüp dolaşıyorlardı. Yok, hiçbir şeyden söz edemeyecekti. Aşka dair tek bir kelime dahi kalmamıştı dağarcığında. Ve saklamıyordu bunu…

“Karnım aç esasında. Üşendim, hiçbir şey yemedim” dedi. Kızarmış patates istedi ortaya. Dört kişilik masada, üç kız arkadaştılar. En sessizleriydi. Dinlemek en güzeli… Davetsiz bir misafir boş kalan sandalyeyi doldurdu. Arkadaşının sevgilisi… Saçları gibi, yüzü gibi, kendi de karışık bir adam. Patateslerin tümünü o yedi. Yine istedi. Aklı almadı, üç kadının bitiremediği bir tabak patatesin tek başına bir adama yetmemesini… Saçları, yüzü ve kendi karışık adam peş peşe sorular soruyordu.
“Senin sektörüne yabancıyım. Yaratıcı fikir çıkmaz benden” dedi ikna etmeye çalışarak. “Bence bizden umudu kes”.
“Bu gece bana yepyeni, bambaşka bir fikir lazım” dedikçe, yüreklerden geçen kadınca sözler rafa kalktı.

Yağmur damlaları sıklaşınca üşüdüler, kapalı yere geçtiler. Eskimiş masalar, sandalyeler; eski tarihli gazeteler dağınık, her yerde. Onlar iki sevgili birbirlerine karıştılar, geriye kalan iki kişi yalnızlığının içine çekildi. “N. geliyor” dedi, telefonla konuşan karışık adam. Yağmurlu pencereden Tarlabaşı’nın karanlık, izbe sokaklarını izliyordu. O sokakta duran, yaşayan herkes en acılı romanın başkahramanıydı sanki.

İncecik bir gölge belirdi bir zaman sonra, belki asırlar sonra. O binlerce yıldır aynı masada, aynı sokakları izlemeye koyulmuşken. Karışık adamla sarmaş dolaş oluverdi gölge. Elini uzattı; nasıl soğuk, nasıl üşümüş. Gölge adını söylerken bilerek yüzüne bakmadı, ilgilenmez göründü. Karşısındaki sandalyeye süzüldü. Sokağın soğuğu sadece ellerinde değil, yüzündeydi aynı zamanda. Gözleri kızarmış, dudakları çatlamıştı.
“Ne içiyorsun?” diye sordu gölge.
Kadehini uzattı ona doğru, ilgisizce. İlgisizliğini yüzüne çarpa çarpa.
“Ben de şarap içeceğim” dedi. Gözleri şarabın koyuluğunda...

18.12.2009

Kar yağdı yağacak günde, bir Kış Masalı…

Eğer bir kış masalı ise bu, bir bardak çaydan doğabilir. Buğusu tüterken, çay kaşığı tabağın kenarına aceleyle bırakılıvermiştir. Art arda çakan çakmaklarla duman odayı kaplar. Masa örtüsü iki renkli ve kare karedir. Okunmuş gazeteler, küllük, vesaire...

Masallarda kurulan cümlelerin çoğu iddialıdır. Kahramanlardan yaşça daha küçük, sevdaca daha büyük olan öyle bir söz söyler ki…
“Çayım, sigaram, bir de o olsun yanımda…”

Hayattan yek isteğinin bu olduğunu belirtmek için söylemiştir, bu büyük sözü. Aşktan daha güçlü iddiası yoktur henüz; yaşça daha küçük, sevdaca daha büyük olan kahramanın. Aşk, hayattaki tek iddiadır ona göre. Kaybetmeyeceğinden emindir henüz.

İstanbul’dur şehir, kar yağdı yağacak bir gündür. Yaşça daha büyük, sevdaca daha küçük olan kahraman sorar:
“Hava soğuk, baksana üşümüşsün.”
“Çay içer misin?”
…

Bazen bir tek cümle koskoca bir masalın başlangıcı olur.

Eğer bu bir kış masalı ise… Kar yağdı yağacak bir günde, bir bardak çaydan doğabilir. Ve, kahramanları baharın uzaklığını bilir en başından.

26.11.2009

Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da*…

Birkaç kez rastlamıştım ona. Yaz akşamları, kendi kendime yürüyüş yaptığım ya da bir bankta kitap okuduğum saatlerde… Peşinde sokak köpekleriyle gezen bir genç adam. İyi bir aileden geldiği belli. İskelet yapısı düzgün, uzun boylu ve incecik, bakımsız, hatta çok bakımsız. Elinde poşetler, poşet dolusu kuru mamalar, peşinde neredeyse mahallenin tüm sokak köpekleri…

Yarın bayram. Bayramdan önce ilk yapılanlardandır küçük bayram alışverişleri. Hava ılık, marketin önünde değişik bir dolu sokak köpeği… Alışveriş arabalarından birini aldım, meyve-sebze reyonuna geçtim. Tüm kasalar dolu, biri daha tenha. Tenhalıkla birlikte onu fark ettim. Yaz akşamları rastladığım genç adam en boş kasada duruyor ya da onun durduğu kasa en boş.

Bakımsızlıktan öte hırpani, hırpaniden öte perişan halde. Üstü başı çamurlanmış, saçı sakalı birbirine karışmış. Bir şarkı mırıldanıyor beklerken. Duyamıyorum şarkının sözlerini… Duymaya uğraşıyorum, köpeklerin havlamaları, araba sesleri, konuşmalar… Duyamıyorum. Marketten gülümseyerek çıkıyor. Kapıda bekleyen sokak köpeklerine gülüyor, dolu dolu:
“Hayatta kalma nedenimsiniz benim!” diyor. “Ne mi aldım? Votka ve elma suyu... Başka bir şey yok.”
Yalnızca sokak köpeklerinin gözlerine bakarak kendi gibi kumral bir edayla: “Haydi gidelim biz” diyerek uzaklaşıyor. Sokak köpekleri onu izliyor.

Tiyatrodan koparılmış bir sahne, filmden çalınmış bir kare gibi. Şu dünyadan geçip giden hayatları düşündürüyor bana. Kimlerin daha çok iz bıraktığını, bırakacağını sorgulatıyor. İzlerimizi...

Yarın bayram.
Mutlu izler bırakacağımız nice bayramlara…

*Bulutsuzluk Özlemi, Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı.

10.06.2009

Denizin mavisinde bir çakıl taşı kıpırtısı

Yatağında uyanmamak; evinden, şehrinden kaçıp bir kıyı köyüne sığınmak bir kadının hayatında neyi değiştirebilir ki? Tek bir çakıl taşını olsun kıpırdatabilir mi yerinden?

Gece, sanki asırlar öncesinde kaldı. Mehmet de asırlar öncesinde. Korkunç bulantı aynı yerde. Şiddetli baş ağrısı uyanır uyanmaz yerleşti gözlerime.

Mehmet.
Geceyi örten bakışları…

Çekili perdelerin ardında bir kıpırtı; sahipsiz. Denizden esen sabah rüzgârı belki de. Dalları pencereye uzanan gül ağacına estiyse.

Mehmet.
Kirpiklerinin gölgesi yüzümde…

Onu değil, yakamozu izleyerek buldum yolumu. Yabani bir kuşun çığlığını duyunca yetişmeye çalıştım adımlarına. Köpekler ulurken belli belirsiz yaklaştım. Ya anladıysa korktuğumu… Eve yaklaşır yaklaşmaz uzaklaştım gerçi.

Mehmet.
Kolumdaki ince sızı ile birlikte…

Anahtarımı aradım, bulamadım. Buldu. Ahşap ve eski kapı gıcırdayarak açıldı. “Hoşça kal” derken gül ağacının dalları kolumu çizdi. İnce kesikler bırakır gül dikenleri… Sordu:
“Canın acıdı mı?”
Bir yanıt vermiş olmalıyım. Hatırımda değil.

Kapıyı kilitledim. Emin oldu kapıyı kilitlediğime… Öyle gitti küçük bahçeden. Gülkurusuna boyalı evden öyle uzaklaştı. Kolumda dikenlerinin izini bırakan gül ağacından gül kopardı giderken.


Ege Denizi’nin maviliğinden kopan bir dalga ile bir çakıl taşı kıpırdadı ansızın.
Haberim yok.

8.06.2009

Kurumuş çiçeklerin saklısında…

“Merhaba” dedim. Kısacık kesilmiş saçları ıslaktı.
“Anlaşılan yalnız başlayan tatil yalnız sürüyor” dedi.
“Öyle planlandığı için…”
“Bu akşam sana katılmam planına zarar verir mi?”

Aslında ahşap iskeleden denizi izlerken, kumsalda yürürken, çay bahçesinin önünden geçerken onu düşünmüştüm. “Zarar vermez” demekle yetindim. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Baharat kokulu keskin bir parfüm sürmüştü. Parfümünün kokusu başımı döndürdü.

“Hakikaten kötü bir seçim” diye konuştu. “Sardalyaları hayal kırıklığına uğrattın ama asıl yakamozu ne yapacağız?”
Denize baktım. Sordum:
“Yakamoz niye hayal kırıklığına uğradı?”
Ayakkabımın içine kum tanecikleri dolduğunda güldüğü gibi güldü.
“Yakamoz rakı kadehini sever. Ondan…”
“Bunu bir tek sana söylemiş olmalı” dedim. Göz kırptı.
“Yakamozlu geceleri bana soracaksın, ben de sana anlatacağım.”
“Hiç kimseye hiçbir şey sormam ben” derken gözlerimi kaçırdım.

Duraksadı galiba.

“Hep böyle misin?” diye sordu.
“Nasıl?”
“Zırhın hep üstünde midir?”

Duraksadım galiba.


Masaya gelen kadehleri doldurdu, birini bana uzattı. Rakı içtiğim zaman midem bulanır, beter olurum. Aslında içmesem…

Kadehini kaldırdı, bekledi. Eşlik ettim. İnce uzun bardaklar birbirine çarparken,
“Zırh kuşanmış kadınlara!” dedi. Geceye saklanmış yıldızlardan biri kaydı, göz bebeklerime düştü.
“Çok iyi insanlar” dedim telaş içinde. Gözlerime baktı ve galiba gördü. Orada alev alev yanan yıldızı gördü. “İhsan Amca ile Hatice Teyze, gerçekten çok iyi insanlarmış” diye sürdürdüm konuşmamı.
“Biliyorum” dedi. “Bu yüzden oradasın.”
“Neden bana yardım ettin? Tanımıyordun, adımı bile bilmiyordun.”
“Sen de beni tanımıyordun.”


Deniz, yakamozun pırıltıları, masanın üstündekiler, çardaktan sarkan asma yaprakları sanki yerinde kıpırdandı.
“Belirtmeliyim ki kısa süreli ve kesinlikle yalnız bir tatil yapmak için buradayım” dedim. “Gayet yorucu bir hayatın içinden geliyorum ve daha fazla yorulamam.”
“Seni yoruyor muyum?”

Rüzgâr saçlarımı dağıttı.
Saçlarımı düzeltmeye uğraşırken…
O hâlâ içiyorken…

Anlatmaya başladım.

“Hayatımda ilk kez her şeyi oluruna bıraktım. Cep telefonum kapalı, bilgisayarım yanımda değil. Kimse nerede olduğumu bilmiyor.”
Kadehin sonuna yaklaştım.
“İznim sadece bir hafta ama İstanbul’a bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi davranıyorum”. Boş kadehi masaya bıraktım. “Dayanılmaz olan ne biliyor musun? Hiçbir şey benim sandığım gibi değildi.”

Mehmet sönmemiş sigarasına yenisini ekledi.
“Fazla sorguluyorsun” dedi. “Hayata bu kadar yüklenmesen…”
“Yaşamak böyle bir şey Mehmet”
dedim. “Birilerini, bir şeyleri yüklenerek...”
“Ve, arada soluklanarak. Başkalarının bize ait olan bir şeyleri yüklenmesine izin vererek…”
Denizin yakamoz düşmüş tarafına çevirdi gözlerini. Işıksızdı gözleri.


Bir süre sustuk.


“Senden önce bira içmiştim. Şimdi de bu…” dedim.
Sordu:
“Gitmek ister misin?”
“Gitmeliyim.”

Sigarasını söndürdü. Sarışın garsonun yüzü geldi geçti, ayağa kalktım.
“Yolu biliyorum” dedim. Mehmet ne uzak ne yakın.
“Sen rahatına bak” dediğimi hatırlıyorum.
“Alışkınım” dediğimi…
Bir ara üşüdüğümü, korkunç bulantının şiddetlendiğini…
Yabani bir kuşun kesik çığlığını, köpek ulumalarını...
Yolun bitmek bilmediğini hatırlıyorum.

Gece olunca gülkurusuna boyalı ev rengini yitirmiş.
Güllerin tarçınımsı, sardunyaların mayhoş kokusu.
Küçük bahçedeki güllerden kopardığımı hatırlıyorum.

Hatırlamadığım Mehmet’e sorduğum soru:
“Kadınlar neden kitaplarının arasında kurumuş çiçekler saklarlar?”

3.06.2009

Bir zeytin tanesi dalından düşerken...

“Güzel günler göreceğiz, güneşli günler” demişti ya şair. Ege’de yaşayacağımız güneşli günlere ve Masal Sevgili’ye yazıldı bu masal.

Kurumuş gülü okumadığım kitaplarımdan birinin arasına sakladım. Okumadığım bir kitabın…

Olur ya yine Mehmet ile karşılaşırız.
Olur ya kitabımı okuyorken.
Arasından düşüverir kurumuş gül.

Tek kapılı eski gardıroba eşyalarımı yerleştirdim. Uzun sürmedi. Boş odada bavuluma yer aradım, bulamadım. Ahşap masanın altına gizledim. Yatağa uzandım, kitabımdan birkaç sayfa okudum. Beyaz badanalı aydınlık duvarlarda gezdirdim gözlerimi. Neden sonra aynaya bakmak geldi aklıma… Burnumun üstü güneşten kızarmış, yanaklarım pembeleşmişti. Bir haftaya kalmaz buğdaya dönerdi tenim. Sararırdı saçlarımın uçları…

Bir ayçiçeğine benzetirim kendimi böyle olduğumda.


Küçücük banyoda ne küvet vardı, ne kabin. Su önce soğuk aktı, ardından ısınıverdi. Ege’de musluklardan akan su kireçlidir. Kendine özgü tadında tuz, kokusunda toprak vardır. İlk birkaç gün sertleştirir saçlarımı, kazık gibi yapar. Alışınca ipek gibi olur.

Beyaz sabun kokulu çarşaflara uzandım. Ürperdim, pembe pikeyi üzerime çektim. Uyumuşum.

Kapının çalması ile uyandım. İhsan Amca gelmiş, yanında tombul, güleç yaşlıca bir kadın.
“Hatice Teyzen yemek getiriverdi” dedi.
Yanakları al al, gözleri pırıl pırıl Hatice Teyze “Tarhanayı, zeytini elceğizlerimle yapıverdiydim kızım” diyerek kınalı elleri ile koluma dokundu. “Pek zayıfmışsın sen. Buranın havası hastalara bile iyi gelir. Birkaç güne kalmaz toparlayıverirsin” dedi.
Gülümsedim.
“Çok teşekkür ederim, zahmet ettiniz. Dışarıda yerdim bir şeyler.”
Hatice Teyze gümbürdedi:
“Olur mu hiç? Mehmet’in emanetiymişsin ya bize.”

Gülümsemem yüzümde dondu, kaldı.

Beni hiç tanımayan Mehmet tarafından yüzümü ilk kez gören bu insanlara emanet edilmiştim. Tepsiyi aldım. İçimden Hatice Teyze’nin al yanaklarını, İhsan Amca’nın ellerini öpmek geçti. Mehmet’i bulup boynuna sarılmak geçti. Ama ben... Pek belli etmem hissettiklerimi.
“Bir ihtiyacın olursa üst kata sesleniverirsin kızım” dedi İhsan Amca.
Gittiler.

Köy ekmeği, tarhana çorbası, zeytinyağında yüzen yeşil zeytin, körpecik börülce nefisti. Kırıntı kalmayıncaya kadar hepsini yedim. Kısacık, sarı elbisemi giydim. Saçlarımı küçük bir topuz yaptım. Kumsalda yürüdüm, ahşap iskelede oturdum, ayaklarımı denize soktum. Her şey güzel ve dingin.

Turuncuya boyanan gökyüzünün rengi kırmızıya yaklaştı. Maviye karıştı. Gün battı, hava serinledi. Kalın bir şeyler giyip köye doğru yürüdüm. Çay bahçesinin önünden geçtim. Oturduğumuz masada iki erkek konuşmakta... Gözlerim karşı kıyıya takıldı.

Köyde, renkli ampuller ile aydınlatılmış küçük bir balık lokantası vardı. Yemek yiyenlerin çoğu erkekti. En tenhadaki masaya geçtim. Orta yaşlı sarışın bir adam yaklaştı:
“Hoş geldiniz” dedi. “Size ne ikram edelim?”
“Taze balık”
dedim. “En tazesinden…”
“Hepsi taze. Deniz şurası”
derken gülümsedi.
Öyle ya Ege’deydim. Ve dalgalar neredeyse küçük seti aşıp pabuçlarıma varacaktı.
“İyi kızarmış sardalya istiyorum o zaman. Yanında bira lütfen.”

Balık çıtır çıtırdı.
Denize vuran ışıklar dalga dalga.
Dalgalar uzak uzak.
Esen ılık rüzgâr dağlarda açan kekiklerin kokusunu kıyıya taşıdı.
Bir zeytin tanesi dalından koptu, gün boyu ısınmış toprağa düştü.


“Sardalyanın yanında rakı daha iyi gider” diyen biri...
Bulutlu bakışlarıyla... Mehmet karşımda.

30.05.2009

Ege’de yorgun ve yalnız bir dalgaydım

“Öyleyse bir konuda anlaşalım” dedi. “Bavulun benim için yük değil. Fırsat buldukça çekiştirmeye bir son ver, olur mu?”
“Olmaz”
dedim. “Yükümü, bavulumu kendim taşırsam daha rahat ederim.”
“Her konuda bu kadar kararlı mısındır?”
“Çoğu zaman.”

Derin bir nefes aldı. “Senin için hayat hayli zor olmalı” dedi.

Haklıydı. Benim için hayat hiçbir zaman kolay olmamıştı ve bu saatten sonra kolaylaşmasını beklemek gibi bir derdim yoktu.


Balıkçı barakalarını işaret etti. “Burada alıştığın tarzda pansiyon bulmakta zorlanabilirsin. Köylülerin evleri iki-üç katlı ve yaz aylarında katları kiraya veriyorlar.”
“Ev sessiz ve denize yakın bir yerdeyse olabilir.”

Bir şey söylemedi.

Barakaların önüne ağlar serilmişti. Güneşte kurumuş ağlardan keskin bir koku yükseliyordu. Biraz yosun, biraz tuz kokuyordu hava. Küçük sinekler havalanıyor, yüzüme koluma yapışıyordu. Sineklerden kurtulmaya çalışırken ayağım ağlardan birine takıldı. Düşüyordum ki… Elimden tuttu.

Unutmuşum, düşmek üzereyken bir elin uzanmasını…

“Dikkat et” dedi. Bir şey söylemem, en azından teşekkür etmem gerekirdi.

Yapamadım.


Midye kabuklarını ezerek kumsalda yürümeye başladık. Güneş tepeye doğru yükselmeye başlamıştı. Ayakkabımın içine kum taneleri doldu, doldukça yürümem güçleşti.
“Daha çok var mı?” diye sordum.
“Yoruldun mu?”
“Yorulmak değil de ayakkabılarla rahat yürüyemiyorum” diye cevapladım.
“Çıkar ayakkabılarını…” dedikten sonra durdu ve bekledi. Ayakkabılarımın bağcıklarını çözdüm, kum yakıcıydı. Ayağımı basar basmaz hissettiğim sıcaklıkla zıpladım ve denize koştum. Güldü. Katıla katıla güldü. Gülerken sordu:
“Senin burada işin ne? Her şey dahil otellerden birine gitsen daha rahat etmez miydin?”

Uykusuz, yorgun ve tanımadığım bir köyde yalnızdım. Başımı sokacak bir çatım olmamakla birlikte İstanbul’a geri dönüş biletim de yoktu. Üstelik her hareketime şaşıran biri karşımda gülüp duruyordu. Dalgaların serinliğini hissedince rahatladım. Sonra yengeçleri gördüm ve karşımdakinin sinir bozucu gülmelerini unutuverdim. Şeytanminareleri ile oradan oraya gezinip duruyorlardı.

Yengeçleri izlemeyi çok özlemişim.

“Şu iskele var ya… Koyun en sakin yeridir. Oraya bırakacağım seni” dedi.

Ahşap, eğri büğrü iskelenin uzandığı deniz daha çok bir gölü andırıyordu. Suyun dibindeki taşlar, kumda iz bırakan balıklar açık seçik ortadaydı. Büyülendim.
“Harika bir yer” diye bağırdım. “Burada bir ömür yaşabilirim!”

Bu defaki gülümsemesi belli belirsizdi.

İskelenin arkasındaki iki katlı eve doğru yürüdü. Gülkurusu boyalı, pencerelerinin önü kırmızı sardunyalarla dolu küçücük bir evdi. Sardunya ve pembeli beyazlı güllerle çevrilmiş küçük bir bahçesi vardı. Evin eski kapısını çaldı. Biraz sonra yaşlı bir yüz göründü. Yaşlı adam mevsime göre kalın giysiler giymişti. Üşüyor olmalıydı. Coşkulu sesler yükseldi. Konuşmalarının bitmesini beklerken kaya balıklarını saymaya çalıştım. Çoktu, sayamadım. İşaret edince, yanlarına gittim. Nedense sabah sabah kapısını çaldığımız yaşlı adamdan çekindim.
Ancak “Merhaba” diyebildim. Sıcakkanlı biriydi.
“Hoş geldin kızım. Hatice Teyzen bu hafta temizleyiverdiydi yatağı döşeği. İçine doğmuş geleceğiniz…” diyerek içeri gitti. Büyükçe demir bir anahtarla geri döndü. Anahtarı ona verdi, o da bana uzattı. Küçücük evi, çiçekli bahçeyi o kadar sevmiştim ki anahtarı geri isterler korkusuyla sıkıca tuttum avuç içimde.

Evin ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. Odanın içi beyaz sabun kokuyordu. En sevdiğim mutlu koku… Anneannemin sandık kokusu.

Odada ahşap bir masa, dört ahşap sandalyeden başka eskice bir gardırop duruyordu. Mutfak kutu kadardı.
“Sıcak su var mı?” diye sordum yaşlı adama.
“Güneş ısıtmalı bizim evler” diye cevapladı. O ise kapının girişinde bekliyordu.
“İhsan Amca, misafirimiz buranın yabancısı. Hatice Teyze ile sana emanet” dedikten sonra…

Gidiyor muydu?

Ardından yetiştim. Henüz bahçeden çıkmamıştı. Pembeli beyazlı güllerin arasındaydı. Gülümsedim. Kurumuş güllerden birini kopardı, attı.
“Çok teşekkür ederim” dedim.
“Burada rahat edersin” dedi.
“Rahat edeceğime eminim.”
“Hadi hoşça kal”.


“Nereye gideceksin?” diye sormak isterdim. İsterdim ama bugüne dek giden kimseye “Nereye?” sorusunu sormamış, soramamıştım.

“İnci” dedim arkasından. “Adım İnci.” Durdu.
“Mehmet” dedikten sonra… Ezilen midye kabuklarının çıtırtısını duydum. Ahşap iskelenin ayağına bir dalga dolaştı. Ege’de yorgun ve yalnız bir dalga… Kendi kadar yorgun ahşap iskeleyi bırakmak istemediğini hissettim. Koparıp attığı kurumuş gülü aldım. Toprağın ıslaklığı ile nemlenmişti.

Oldum olası kitaplarımın arasında çiçekler kuruturdum.

28.05.2009

Henüz adını bilmiyorken…

“Çay karanfil kokuyor” dedim. Bakışları karşı kıyıdan uzaklaştı, yüzüme bakmadan “Hasan Ağabey demlerken çayın içine karanfil atar” dedi. Sanki, gözleri karşı kıyıda dolaştıktan sonra bir kadının yüzüne bakabilmek olanaksızdı onun için. Bakışları masa örtüsünün desenlerinde, çay kaşığının kabartmalarında gezindi.

Konuşmadı bir süre.


Mevsim sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Bavulumun fermuarını açtım ve panikledim. Bu kadar az öteberiyle nasıl idare edecektim? Güneş losyonumun kapağını açtım. Sordu:
“Ne yapıyorsun öyle?”
“Güneş losyonu sürüyorum” dedim. Bakışlarındaki hayreti sezince açıkladım:
“Bunları kullanmadan Güneş’te fazla kalamam da...”
“Bir bardak çay daha içelim mi?”

“İçelim” diyemezdim. Bu cevap fazlasıyla iki kişilik olurdu. Tek kişiydim oldum olası…
“İçebilirim” diyerek cevapladım. Bu imayı anladı mı? Belki fark etmedi bile…


Karanfil kokulu çay çok güzeldi. Genç garsonun gözleri ışıl ışıldı. Deniz masmaviydi. Karşı kıyı… Karşı kıyı ise muammaydı. Sordum:
“Karşısı neresi?”
“Bilmem. Uzak bir yer işte...”
Kot pantolonunun cebinden çıkardığı bozuklukları masaya bıraktı.
“Bozuk paran yoksa…” dedim. Vardı ve masanın üzerindeydi bozukluklar.
“Gördüğün gibi var” dedi. Sinirlendi mi biraz?
“İçtiğim en güzel çaydı” dedim, duymazdan geldi.

Bavulları yüklendiği gibi yürümeye başladı.
“Pansiyon sormuştun. Kalacağın yerde lüks ve konfor arıyorsan buralarda bulamazsın.”
Yüzümden sıcak bir dalga geçti.
“Lüks ve konfor peşinde koşsam bir köye gelmezdim herhalde!” dedikten sonra durdum. Yürüsem de adımlarına yetişmem mümkün değildi zaten. Onu izlemediğimi görünce yürümeyi bıraktı.
“Güzel. Öyleyse çadır ayarlayalım sana.”
Yanına gittim, bavulumu çektim, aldım.
“Başımın çaresine bakabilirim.”


Yanından uzaklaştım. Bir yabancı olsa da bir erkeğin yanından uzaklaşırken dönüp bakmamak gerektiğini bilirim. Bilirim, fakat...

Keşke orada öylece durmasaydı. Aksi yöne doğru yürümeye başlasaydı. Bir kayığa atladığı gibi denize açılsaydı. Ne bileyim, bir şeyler yapsaydı ama orada öylece bakmasaydı.

Geri döndüm.

İçimi, dışımı kırık döküklük sardı. Henüz adını bilmiyorken…
“Daha önce karanfil kokulu çay hiç içmemiştim” dedim.

26.05.2009

Yalnızca sessiz bir yolcu değildi artık

“Bavulum ağır değil” dedim.
Tanıdık simalar arayan kayıp bir çocuk telaşıyla yüzümde ifade aradı. Bulamazdı ki. Çok önce öğrenmiştim, eğer yüreğimle birlikte çarpan bir şeyler olursa... Onları yalnızca yüreğimde yaşamayı, yalnızca yüreğimde gizlemeyi.

Sırt çantasından başka büyükçe bir spor çantası daha vardı. Yükünü sırtladı ve yürürken güneşin kavurduğu topraktan toz kalktı. Ardından seslendim:
“Buralarda bildiğiniz bir pansiyon var mı?”

Durdu. Gülümsedi mi? Yok, gülümsemedi. Bana öyle gelmiş olmalı. “Biraz yürümek zorundasın” derken, küçük bavulumu elimden almıştı bile.


Karşımızda uzanan yol çiçekler içindeydi.

Mor dikenler, sarı papatyalar, mine çiçekleri… Katırtırnaklarının kokusu sıcak havada içilen ılık bir şerbet gibiydi. Arnavut kaldırımı yolda ilerlerken İstanbul sokakları aklıma düştü. İhtimal, gözlerim ıslanabilirdi ki Ege’nin sesini duydum. Uzak adaların kıyılarına varıp, geri dönen dalgaların sesini. Tek katlı dükkânların, balıkçı kabinlerinin ardında olmalıydı tekneler, gümüş balıkları, denizkestaneleri…


Katırtırnaklarının baygın kokusundan kurtulup, yosun dolu tuzlu kokuyu içime çekmek istedim. Ah, bu mavi… Deniz ile gökyüzünün kusursuz birlikteliği. İşte, birazdan kavuşacağız.
“Orada daha ne kadar beklemeyi düşünüyorsun?”
Tamamen aklımdan çıkmıştı. Onu unutmuş, düşüncelere dalmıştım. Balık ağlarının yanında durmuş, bakıyordu. Yanına koştum, geri almak için bavulumu çekiştirdim; bırakmadı.
“Ama yoruldunuz...” dedim. Duymazdan geldi,
“Burada Hasan Ağabey’in çay bahçesi var. Çayı nefistir” dedi.

Bavulumu çekiştirmekten vazgeçtim.


Çay bahçesi tenhaydı, denizin yanı başındaydı. Birkaç adım sonrası kumdu, denizdi. Ahşap masalara rengârenk örtüler serilmiş, her masaya bir saksı çiçeği konmuştu. Denize en yakın olanına geçtim.

En uzağımdaki sandalyeye oturdu.


Ege’deki küçük çay bahçelerinde masaya önce su getirilir. Cam sürahileri buğulandıran su, dağ suyudur. Tadı… Dağlarda açan bitkilerin ıtır kokusu işlemiştir tadına. Buz gibi sudan bardak dolusu içtim. Beni izledi mi? Yok, hayır izlemedi. Bana öyle gelmiş olmalı.


Masamızda, iki bardak çay. Tek şeker attı çayına, sanki bile bile biraz gürültülü karıştırdı şekeri. Karşı kıyıya bakıyordu. Gözlerimi yüzünde gezdirdim.

Gecenin sönük ışığında, yüzündeki derin çizgileri gizleyen sessiz bir yolcu değildi artık.

22.05.2009

Masal Sevgili gitmemiş, karşımızda uzanan yol çiçekler içindeymiş

Otobüste kalan yolcu sayısı bir elin parmağı kadar. Yanımdaki sessiz yolcu da inmedi henüz. Günün ağarması ile birlikte kitap okumayı bıraktı ve ikinci kez konuştu:
“Kahve lütfen, şekersiz ve sütsüz.”


Bir önceki konuşma ikimiz arasında geçmişti. Otobüsün mola verdiği bir terminalde sigara uzatmıştı.
“Bıraktım” demiştim.
“Ben de bırakacağım. Yakında…” Ardından en uzağımdaki masaya oturmuştu.


Kahvesini içerken zeytin ağaçlarını, ağaçların arasına serpilmiş keçileri izlemeye koyuldu. Uzaklaştıkça İstanbul’u özlemeye başlamıştım. Sanki yeryüzündeki herkes her an birinin, bir şeylerin özlemini çekerek yaşıyor gibiydi. Yanımdaki sessiz yolcu da bir şeyleri özlüyor olmalıydı. Fakat belli etmiyordu özlediği birileri, bir şeyler varsa da.


Kış aylarında altından gürül gürül yağmur sularının aktığı köprülerden geçerken otobüs sarsıldı. Köprülere vardığımıza göre kıyı yakınlardaydı. Ege’de denize yakın yerlere köprüler kurulur. Bunu bilecek kadar tanırım Ege’yi…


Otobüs otobandan toprak bir yola saptı. Zeytin ağaçları çoğalmıştı. Bir zaman sonra küçük bir garajda durdu. Yolculuk sona ermişti. Kitabımı, hırkamı derledim topladım; saçlarımı düzelttim.


Kalan yolcu sayısı bir elin parmağı kadardı. Küçük bavuluma kavuşmam kısa sürdü. Ağır değildi. İçinde iki-üç blue jean, birkaç bluz ve kitapla, makyaj malzemelerim vardı. Çoktan gittiğini sanmıştım. Meğer gitmemiş. Sordu:
“Yardımcı olmamı ister misin?”


Esen rüzgârla deniz kenarına vuran yosunların kokusu duyuldu. Karşımızda uzanan yol çiçekler içindeydi.

20.05.2009

Deniz kenarında sakin bir yere gidiş; dönmeyiş

Küçük bir bavulum var. İki-üç blue jean, birkaç bluz ve kitapla, makyaj malzemelerimi alacak genişlikte. Ütüsüz olmasına aldırış etmeksizin elime geçenleri doldursam bavula. Taksi durağının ezberlenmiş numarasını çevirmesem, yoldan geçenlerden birini durdursam. Ön kapısında bir durak adının yazılı olup olmadığı aklımın ucundan bile geçmese.

Otogarda, “Deniz kenarında sakin bir yere…” desem bilet satan adama.


Gideceği yeri bilmediğim, bilmekten öte umursamadığım bir şehirlerarası otobüsün yalnız yolcusu olsam. Başımı yaslasam cama, şehrin ışıkları yansımış olsa. Yüzüm de, gözlerime yerleşen yorgunluk da… Yanımdaki koltuk boş olsa.


İstanbul sınırlarından çıkmak üzereyken otobüs dursa. Otobüsü durduran son yolcu, yanımdaki boş koltuğun sahibi olsa. Hiç konuşmasa, “Merhaba” bile demese bana. Okumaya başladığı kitabın sayfalarını sessizce çevirse. İstanbul'dan uzaklaştıkça ağlamak istesem, ağlayamasam. Paylaşmak istesem biriken gözyaşlarımın onca nedenini... O dakika fark etsem yanımdaki sessiz yolcunun kitap okumayı bıraktığını, hissetsem ardımızda kalan İstanbul’u şimdiden özlediğini.

Anlasam ki o Masal Sevgili.

Deniz kenarında sakin bir yere doğru yol almayı sürdürse otobüs.