26.05.2009

Yalnızca sessiz bir yolcu değildi artık

“Bavulum ağır değil” dedim.
Tanıdık simalar arayan kayıp bir çocuk telaşıyla yüzümde ifade aradı. Bulamazdı ki. Çok önce öğrenmiştim, eğer yüreğimle birlikte çarpan bir şeyler olursa... Onları yalnızca yüreğimde yaşamayı, yalnızca yüreğimde gizlemeyi.

Sırt çantasından başka büyükçe bir spor çantası daha vardı. Yükünü sırtladı ve yürürken güneşin kavurduğu topraktan toz kalktı. Ardından seslendim:
“Buralarda bildiğiniz bir pansiyon var mı?”

Durdu. Gülümsedi mi? Yok, gülümsemedi. Bana öyle gelmiş olmalı. “Biraz yürümek zorundasın” derken, küçük bavulumu elimden almıştı bile.


Karşımızda uzanan yol çiçekler içindeydi.

Mor dikenler, sarı papatyalar, mine çiçekleri… Katırtırnaklarının kokusu sıcak havada içilen ılık bir şerbet gibiydi. Arnavut kaldırımı yolda ilerlerken İstanbul sokakları aklıma düştü. İhtimal, gözlerim ıslanabilirdi ki Ege’nin sesini duydum. Uzak adaların kıyılarına varıp, geri dönen dalgaların sesini. Tek katlı dükkânların, balıkçı kabinlerinin ardında olmalıydı tekneler, gümüş balıkları, denizkestaneleri…


Katırtırnaklarının baygın kokusundan kurtulup, yosun dolu tuzlu kokuyu içime çekmek istedim. Ah, bu mavi… Deniz ile gökyüzünün kusursuz birlikteliği. İşte, birazdan kavuşacağız.
“Orada daha ne kadar beklemeyi düşünüyorsun?”
Tamamen aklımdan çıkmıştı. Onu unutmuş, düşüncelere dalmıştım. Balık ağlarının yanında durmuş, bakıyordu. Yanına koştum, geri almak için bavulumu çekiştirdim; bırakmadı.
“Ama yoruldunuz...” dedim. Duymazdan geldi,
“Burada Hasan Ağabey’in çay bahçesi var. Çayı nefistir” dedi.

Bavulumu çekiştirmekten vazgeçtim.


Çay bahçesi tenhaydı, denizin yanı başındaydı. Birkaç adım sonrası kumdu, denizdi. Ahşap masalara rengârenk örtüler serilmiş, her masaya bir saksı çiçeği konmuştu. Denize en yakın olanına geçtim.

En uzağımdaki sandalyeye oturdu.


Ege’deki küçük çay bahçelerinde masaya önce su getirilir. Cam sürahileri buğulandıran su, dağ suyudur. Tadı… Dağlarda açan bitkilerin ıtır kokusu işlemiştir tadına. Buz gibi sudan bardak dolusu içtim. Beni izledi mi? Yok, hayır izlemedi. Bana öyle gelmiş olmalı.


Masamızda, iki bardak çay. Tek şeker attı çayına, sanki bile bile biraz gürültülü karıştırdı şekeri. Karşı kıyıya bakıyordu. Gözlerimi yüzünde gezdirdim.

Gecenin sönük ışığında, yüzündeki derin çizgileri gizleyen sessiz bir yolcu değildi artık.

6 yorum:

Journey to Orient dedi ki...

bana da lazım bir bardak dağ suyu ıhlamurcuğum :)

çay, çiçek kokusu da geliyor insanın burnuna buram buram...

feci keyifli sahneler. kalmayı hepten zorlaştırıyorsun :)

şehre dön, dosyalara, okumalara...

ama yok yok, kaç böyle yazılarla, kaçır beni de...

esaret bu yahu, düpedüz! işkence.

esriksevi dedi ki...

Uzatmadan,dallandırmadan,budaklandırmadan,
olduğu gibi,pat diye söylüyorum.

Seni seviyorum ben yaw :)))

günlükcüğün dedi ki...

denizin kokusu burnumda, suyun tadı damağımda, kalbimse kuş gibi, sanki karşımda oturan benim masal sevgilim...

creep dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

Ege dışında olupta, Ege'ye benzeyen bir köy vardır. Karayolundan 22 km içeriye girersin. Deniz yoluyla daha yakındır. Ama karayolunu daha çok severim. Köyün ismi üçağız köyüdür. Herkes ona Kekova der. Senin masalında orası çağrışım yaptı bana. Köyden denize girmek için teknelerle açılman lazım. İrili ufaklı adalar vardır. Görmeni çok isterim. Gece soluk alıpverişini duyarsın sadece. Türk turist yoktur. Gittğimde tek Türk bendim. İtalyan turistler çoğunluktaydı. Adamlar bizden daha iyi biliyorlar yurdumuzu. Oraya gitmelisin. Tam senlik. Orada Mehmetlerde yok. Rahatlıkla başını dinlersin..

Wonderwall

Adsız dedi ki...

bu arada sigara bırakmana sevindim:)
wonderwall